Mutlaka Görülmesi Gereken 10 Antik Şehir

Türkiye'de Kültür Bakanlığının taşınmaz kültür varlığı olarak belirlediği 77 adet antik kent vardır. Listeye dahil olmayanlarla birlikte sayı 100 civarındadır. Biz sizlere bu yazımızda mutlaka ama mutlaka gitmeniz gereken antik kentleri sıralayacağız. 

Antik Kent giriş ücretleri 5 TL ile 40 TL arası arasında değişkenlik göstermektedir. Bunun yerine www.muze.gov.tr üzerinden veya ören yeri girişlerindeki gişelerden kişi başı 60 TL ödeyerek müze kartı çıkartabilir, bu kart ile 1 yıl boyunca tüm müze ve ören yerlerini ziyaret edebilirsiniz. 

Şimdi gelin hep beraber mutlaka gidilmesi gereken antik kentleri inceleyelim. Dilerseniz bu muhteşem kentlerin atmosferini bizlerle yaşayabilirsiniz. 

1.EFES ANTİK KENTİ
Antikçağ’ın Anadolu başkenti Efes son derece görkemli bir metropolis. Eşsiz mimari eserleri binlerce yıldır ayakta olan bu mega antik şehir, Dünya Miras Listesi'ne de girdi. Anadolu'nun ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı, antik dünyanın yedi harikasından Artemis Tapınağı'nın da Efes'te olması önemini artırıyor. Efes Örenyeri'nde başta Hellenistik ve Roma olmak üzere; farklı uygarlıklara ait üst düzey kentleşme, mimarlık ve din tarihinin simgeleri bulunuyor. 

Efes, tarih öncesinden başlayarak Hellenistik, Roma, Bizans (Doğu Roma), Beylikler ve Osmanlı Dönemleri boyunca kesintisiz yerleşim gördü ve her zaman politik ve ticari bir merkez oldu. M.Ö. 7000 yıla kadar uzanan tarihi boyunca bilim, kültür ve sanatta önemli rol oynayan Efes, antik dünyanın en önemli metropollerinden. Doğu ile Batı (Asya ve Avrupa) arasında başlıca kapı ve önemli bir liman kentiydi. Bu konumunu hiç kaybetmeden gelişmeyi sürdürdü.

Yılda ortalama 1,5 milyon ziyaretçi ağırlayan antik kentteki kazıların geçmişi 125 yıla yaklaşıyor. Henüz tamamı ortaya çıkarılamayan Efes, Anadolu arkeolojisine yeni boyutlar kazandırmaya devam ediyor.

Aralarında üç kilometre olan; "aşağı” ve "yukarı” diye adlandırılan iki kapısı bulunuyor. Efes Örenyeri ile özdeşleşen en ünlü kalıntı, muazzam sütunlarıyla hayranlık uyandıran "Celcus Kütüphanesi". M.S. 2. Yüzyıla tarihlenen bu kütüphane, İskenderiye ve Pergamon'dan sonra, antik çağın en önemli kütüphanelerinden biridir. İmparator Hadrian adına yapılmış olan Kuretler Caddesi üzerinde bulunan Hadrian Kapısı ve Hadrian Tapınağı da dikkat çeken yapılar arasındadır. Antik Dünyadın 7 harikasından biri olan Artemision, yaklaşık 25 bin kişilik oturma kapasitesiyle büyük tiyatro, stadyum, ticaret ve devlet agoraları, Hestia Tapınağını (şehrin kutsal ateşi) içinde bulunduran Prytaneum, yaklaşık 1800 kişilik odeon (meclis ve konser salonu) ve antik liman da görülmesi gereken diğer kalıntılar.

Örenyeri sınırları içindeki Yamaçevler kendi içinde ayrı girişe sahiptir. Hz. Meryem'in İsa'nın annesi olarak kabul ve ilan edildiği 431 tarihli Ekümenik Konsülün gerçekleştiği Meryem Kilisesi de mutlaka görülmeli.

2.PERGAMON ANTİK KENTİ
2014 yılında Dünya Kültür Miras Listesine giren Bergama, tarihi boyunca işgallere ve yıkımlara maruz kalmasına rağmen, stratejik bir noktada yer alması nedeniyle sürekli iskan edilmiş ve tarih sahnesinden hiçbir zaman kaybolmayan yerleşimlerdendir.

Pergamon antik kentinin kurulduğu Bakırçay havzasında, prehistorik dönemlere kadar uzanan yerleşim izleri, Pergamon’un kurulduğu tepe’de M.Ö 7.-6.ve 5.yy. işaret eder. “kale” veya “müstahkem mevkii” anlamına gelen “Perg” veya Berg” Pergamon adını oluşturur.

M.Ö 283 yıllarında Philetairos krallığını kurar ve 150 yıllık siyasi, ekonomi ve kültürel yönden bölgesinde güçlü bir krallık olarak varlığını sürdürür.

Pergamon’un krallarından III.Attalos’un vasiyeti üzerine Roma hakimiyetine geçen kent (M.Ö 133), Asya eyaletinin başkenti olur. M.Ö 3.yy.dan itibaren Roma İmparatorluğu’nun güç kaybetmeye başlaması ve ikiye ayrılma süreci ile birlikte Bergama yeni bir dinin –Hıristiyanlık- etkisinde şekillenmeye başlamıştır. M.S 8.yylarda Bergama Arap akınlarına maruz kalır, 14.yy.başlarında ise Menteşe Beyliği topraklarına katılır. 1345 yıllarında ise Orhan Gazi tarafından Osmanlı topraklarına dahil olur ve kentte Türk dönemi başlar.

MÖ 1. Yüzyılda yaşamış yazar ve filozof Pilinius Secundus’un “Küçük Asyanın en ünlü ve muhterem şehri” olarak tanımladığı Pergamon antik kenti, dik bir tepe üzerinde zorlu topografik zorluğa rağmen başarılı şehircilik planlaması ile antik dönemde önemli bir yerleşim yeri haline gelir. Teraslama yöntemi ile açılan geniş alanlara büyük kutsal alanlar, kamusal yapılar, sosyal yapılar ile konutlar yerleştirilmiştir. Peristylli düzendeki avlulu yapıları ile örnek mimari gelişimini ortaya koymuştur.

Pergamon kent planı; yukarı ve aşağı kent olarak ikiye ayrılır. Yukarı şehirde kralların peristylli planlı, zengin süslemeli sarayları, M.Ö 4.yy ait ve dor mimarisini yansıtan Athena Tapınağı, Roma İmparatoru Traian ve Hadrian’ın kolossal heykelleri, mimari detayları ile dikkat çeken Traian Tapınağı, Pergamonluların keşfi Bergama kağıdı (Pergaminae Chartae) olan yeni yazma aracı ile yazılan raflarında rulo ya da her iki yüzü yazılı kitap şeklinde (codex) muhafaza edilen 200 bin ciltlik esere sahip Pergamon kütüphanesi antik dünyanın en önemli kütüphanesiydi.

II.Eumenes zamanında Pergamonluların Magnesia’da Galatlara ve Seleukoslulara karşı kazandığı kesin zafer (M.Ö 180) sonucu inşa edilen ve kent mimari programın en dikkat çekici eseri Zeus Sunağıdır.sunak dış yüzünde bulunan Zeus ve Athena adına adanan sunak Pergamon Heykelcilik okulunun en önemli eseridir. Zeus ve Athena kabartma gurubu, ışık tanrıları Apollon, Artemis ve Leto grubu Helios, kız kardeşi şafak kızılı Eos, ay tanrıçası Selena, Nyx, kavga tanrıçası Eris, kader dağıtan Moiralalar, yıldız tanrı Orion grubu Poseidon, Amphitrite, Nereus,Doris Okeanus,Tethys, grubu kabartmaları yüksek plastik özellikleri ile antik dünyanın en önemli eseri arasında yer alır.

10.000 kişilik tiyatrosu dik yamaca konumlanan yapısı ile seyyar sahne binası Dionysos Tapınağı ile mimari bağı ile antik önemli en ünlü tiyatroları arasında yer alır. 11. Pergamon kale tepesine su temini için Helenistik dönemde 45 km uzunluğunda, 240 bin toprak künkten oluşan ve 900 m yükseklikte Madra Dağı’ndan gelen yüksek basınçlı su hattı Pergamonluların bir mimari başarısıdır.

Aşağı kentte ise Hera ve Demeter kutsal alanları, Helenistik dönemin bilinen en büyük gymnasıonu, aşağı agora, evler,dükkanlar gibi daha çok sosyal yapılar bulunmaktaydı.

Kent, artan nüfus ile II.Eumenes (M.Ö 197-1599) zamanında 4 km.ye varan şehir surları dışına doğru aşağıya tepenin eteklerine oradan da Bakırçay Ovası’na doğru genişleme gösterir. Kızıl Avlu (Bazilika) ve Asklepion kutsal alanı bu genişlemenin en önemli yapıları arasındadır.

3.ASSOS ANTİK KENTİ
MÖ. 6.yüzyılda kurulan Assos antik kenti, sönmüş bir volkanik tepe üzerinde yer aldığı için yapımında işlemesi zor ama son derece dayanıklı olan andezit taşı kullanılmıştı. Bu kentte yapılan lahitler antik dünyada çok meşhurdu ve bedenin hızlı bir şekilde toprak olmasını sağladığı için "insan yiyen lahit" olarak adlandırılırlardı. Anadolu'nun birçok yöresine Assos'tan lahit gönderilirdi.

Assos aynı zamanda bir süre filozof Aristoteles'in bir süre yaşayarak bir felsefe okulu kurmuş olmasıyla da önemliydi. Kentin en yüksek noktasında bulunan Athena Tapınağı adını, Zeus'un kızı ve 12 Olympos tanrısından biri olan Athena'dan alır. Athena şehrin koruyucu tanrıçasıdır. Anadolu'da inşa edilen ilk ve tek Dor düzenindeki tapınak olan yapı, olağanüstü manzarasıyla da ilgi çeker. Assos'ta ayrıca Roma dönemi antik tiyatrosu, agora, nekropol (mezarlık) ve surlar da görülebilir.

4.GÖBEKLİTEPE
Yerleşim yeri olarak kullanılmadığı bilinen ve tapınmaya hizmet eden Göbeklitepe, şaşırtıcı anıtsal mimarisiyle 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girdi. Türkiye'de de’’ 2019 Göbeklitepe Yılı” ilan edildi. Henüz küçük bir bölümü çıkarılan Göbeklitepe, yaklaşık 12 bin yıllık geçmişiyle insanlık tarihini değiştirdi. Dünyanın bilinen en eski ve en büyük tapınma (kült) merkezi sayılan Göbeklitepe ile dinsel inanışın yerleşik yaşama geçişteki etkisi kanıtlandı.

Harran Ovası'na hakim bu tarih öncesi yerleşimin sınırlı bir bölümü kazılsa da, sıra dışı bulguları Neolitik Çağ'la ilgili pek çok bilgiyi altüst etti. Şanlıurfa'nın Örencik Köyü yakınlarındaki Göbeklitepe kazılarını 1995'te Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt başlattı ve 2014'deki ölümüne dek 20 yıl sürdürdü. Göbeklitepe; avcı-toplayıcı yaşamı, tarım ve hayvancılığa geçişi, tapmak mimarisi ve sanatın doğuşunu anlamamıza önemli katkılar sağladı. Varlığını M.Ö. 8 bin dolaylarına kadar sürdürdükten sonra terk edildi. Başka ya da benzer amaçlarla kullanılmadı.

Göbeklitepe'deki en ilgilnç buluntular, boyu 6 metreyi, ağırlığı 40 tonu bulabilen 'T' formlu anıtsal dikilitaşlardır (Steller). Bu gizemli dikilitaşların 10-12 tanesi dairesel planda dizilerek araları taş duvarlar ile örülmüştür. Ortadaki bir çift karşılıklı büyük dikilitaş ile çevresindeki dikilitaşlar yuvarlak ya da oval kapalı mekânlar oluşturur. Kazılar neticesinde bu mekanların altı tanesi ortaya çıkarılmış olsa da jeomanyetik ölçümlerle bu mekanların 20'yi bulduğu biliniyor.

Dikilitaşların çoğunda insan, hayvan ya da soyut semboller var. Taşa işlenen bu en eski rölyeflerin yanı sıra üç boyutlu hayvan kabartmalarına da rastlanıyor. Gövdesinde el, kol ve parmak motifleri bulunan dikilitaşlarsa stilize insan heykelleri olarak yorumlanıyor. Karşılama bölümünden kazı alanına servislerle bir dakikada ulaşılıyor. Girişteki animasyon ve bilgilendirmeler kaçırılmayacak türden. A,B,C ve D olarak bölümlendirilen kazı alanı, yürüyüş gezi güzergahı ile çevrilmiş ve üstü kapatılmıştır.

5.AFRODİSİAS
Aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite'e adanmış Aphrodisias, anıt yapıları çok iyi korunmuş bir antik kent. Türkiye'nin en önemli arkeolojik alanlarından biri sayılan Aphrodisias, 2017'de UNESCO Dünya Miras Listesi'ne kaydedildi. Arkeolog Kenan Tevfik Erim'in 1961-1990 yılları kazılarıyla gün ışığına çıkan Aphrodisias, Roma çağında tanrıça Aphrodite (Afrodit) kültüyle tanındı ve adını da ondan aldı. Bir başka özelliği de, civardaki zengin mermer yatakları sayesinde önemli bir heykelcilik okulu kurması.

M.Ö 5000 1 1ere kadar giden prehistorik bir yerleşime M.Ö. 6. Yüzyılda kurulan Aphrodisias, başlangıçta küçük bir köydü. İlk Aphrodite tapınağı da bu dönem yapıldı. M.Ö. 2. Yüzyılda ızgara planlı olarak yeniden düzenlenen kent, zamanla önemli bir dini merkeze dönüştü.

Aphrodisias M.Ö. 1. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus'un korumasına girerek, hala ayakta olan önemli anıtlar kazandı. MS 3. Yüzyıl sonlarında da Roma İmparatorluğu'nun Karya Eyaletinin önemli mega şehirlerinden biri oldu. 6. Yüzyıldan itibaren önemini kaybederken, 12. Yüzyılda tamamen terkedildi.

Aphrodisias, antik dünyanın en iyi korunmuş stadyumu ve anıtsal tapınak kapısıyla ünlü. 270 metrelik stadyumun çevresinde 30 bin kişilik oturma alanı bulunuyor. M.S. 500'de kiliseye çevrilen Aphrodite Tapınağı da görkemini koruyor. Yedi bin kişilik beyaz mermer tiyatro da görülmeye değer. Ören yeriyle içiçe ender müzelerden, antik şehir girişindeki Afrodisias Müzesi'ndeyse, kazılarda çıkan eserler sergileniyor. Müzenin en zengin koleksiyonuysa Geç Helenistik dönemden Erken Bizans'a kadar süren Afrodisias Heykeltıraşlık Okulu'nun heykel ve kabartmalarıyla lahitlerden oluşuyor.

6.HİERAPOLİS ANTİK KENTİ
Denizli İlinin 18 km kuzeyinde yer alan Hierapolis Antik Kenti Bergama Krallarından II. Eumenes tarafından İ.Ö. 2 yy’da kurulmuş olup, Bergamanın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı Hiera’dan dolayı Hierapolis adını aldığı söylenebilir. Kent bir deprem bölgesinde bulunmasından dolayı meydana gelen depremlerle sürekli yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. Ancak bugün ayakta olan yapılar ise İ.S. 60 yıllarında olan büyük depremden sonra inşa edilmiş olup kent bundan sonra tüm Helenistik niteliğini kaybetmiş tipik bir Roma kenti görünümünü alarak ızgara planlı inşa edilmiştir. Hierapolis, Roma Döneminden sonra Bizans Döneminde de çok önemli bir merkez olmuştur. İ.S. 4 yy.dan itibaren Hristiyanlık merkezi olması, İ.S 80 yıllarında Hz.İsa’nın havarilerinden olan Aziz Philip’in burada öldürülmesi nedeniyledir. Kent İ.S. 4 yyda Bizanslıların eline geçince Aziz Philip adına Martyrıum olarak adlandırılan sekizgen kilise inşa edilmiştir. Bundan dolayı kentin ünvanı artar ve Metropolis ünvanını alır. Kent İ.S. 7 yydaki büyük depremle tahrip olmuş ve kent kimliğini kaybetmiştir. 12. yy da küçük bir kasaba haline gelmiş, İ.S. 13. yyda Selçukluların egemenliğine geçmiş ve 14 yy daki depremden sonra tamamen terkedilmiştir.

Kent 2 anıtsal kapısı, ana caddeye paralel ve dik gelen cadde ve sokakların oluşturduğu ızgara planlıdır. Yaklaşık 1 km uzunluğundaki ana cadde kenti ikiye böler ve bu caddenin her iki tarafında revaklar, kamu binaları dükkan ve atölyeler bulunur.

Kent surlarının dışında ve kentin kuzey, güney ve doğu yönünde bulunan nekropol alanları Güneybatı Anadolu’nun en büyük nekropolüdür.

Bunun dışında kentin başlıca yapıları; Hamam-Bazilika, Latrina, Tiyatro, Plutonıum, Apollon Tapınağı, Su Kanalları ve Nymphaeumlar, Kiliseler (Aziz Phılıp Martyriumu, Aziz Phılıp Kilisesi..) Büyük Hamam Kompleksi’dir.

Kalıntıların büyük bölümü Roma döneminden olan Hierapolis (Pamukkale) antik kenti, tüm görkemiyle yanında durduğu Pamukkale Travertenleri’yle beraber 1988 yılında hem kültürel, hem doğal miras olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmıştır. Ayrıca tarihin her döneminde önemli bir şifa ve inanç merkezi olmuştur.

7.HATTUŞAŞ ANTİK KENTİ
Hititler’in başkenti Hattuşa Çorum’un güneybatısında, Boğazkale İlçesi’nde yer almaktadır.1986 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan Hattuşa (Çorum, Boğazköy), Hitit İmparatorluğunun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuştur.

Fransız Gezgin Charles Texier tarafından 1834 yılında keşfedilmiştir. 1906 yılında başlayan kazılar sonucunda buradaki yerleşimin M.Ö. 2. bin yılında Anadolu ve kuzey Suriye’de hâkimiyet kuran Hitit Devleti’nin Başkenti olduğu anlaşılmıştır. Dünya Mirası olarak tescillenen Hattuşa Antik Kenti, sadece Çorum’un değil ülkemizin en önemli arkeolojik alanlarından biridir.

Boğazkale İlçesi’ndeki Hattuşa ile Alaca İlçesi’ndeki Alacahöyük kalıntılarını kapsayan 2634 hektarlık alan, 1988 yılında Milli Park ilan edilerek bölgemizin turizm dinamiği haline getirilmiştir. Eski çağlarda etrafı 6 kilometrelik surlarla çevrilmiş örenyerinde bulunan çivi yazılı tablet arşivleri de UNESCO’nun Dünya belleği Listesi’nde yer almaktadır. Söz konusu tabletlerde “Bin Tanrılı şehir” olarak söz edilen Hattuşa’da bugüne kadar saray ve tapınaklar, binlerce tablet, çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiş olan anıtsal kapılar (Aslanlı Kapı, Kral Kapı, Yerkapı), kralların ikamet ettiği Büyükkale Saray Kompleksi, Aşağı Şehir’de ülkenin en yüksek tanrıları olan Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası’na adanmış olan Büyük Tapınak, Hitit Büyük Kralı II. Şuppiluliuma’nın yaptığı işleri anlatan yazıtın bulunduğu Hiyeroglifli Oda, devasa boyutlarda tahıl ambarları, kısmen silinen Hititlere ait en uzun hiyeroglif yazıyı içeren Nişantepe Yazıtı gibi çok sayıda yapı açığa çıkarılmıştır. 2007 yılında tamamlanan sur duvarı canlandırması, döneme ait kil yapı tarzıyla türünün nadir örneklerinden biridir.

8.LAODİKİA ANTİK KENTİ
Lykos Irmağı’nın güneyinde kurulmuş olan bu kentin adı antik kaynaklarda daha çok “Laodikeia ad Lykum (Lykos’un kıyısındaki Laodikeia” olarak geçmektedir. Bu önemli kent Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de 'Ladik' diye anıldı. Kent M.Ö. 261-253 arasında II. Antiokhos tarafından kurulmuş ve şehre Antiokhos’un karısının adı Laodike'nin adı verilmiştir.

M.Ö. 130/129 yılında ise bölge tamamen Roma’ya bağlanmıştır. Her dönemde depremlerle yıkılan ve tekrar ayağa kaldırılan kent, İmparator Focas ( M.S. 602-610) Dönemi’nde meydana gelen büyük deprem sonrasında terk edilerek Salbakos’un (Babadağ) kuzey yamaçlarına Denizli-Kaleiçi ve Hisarköy’e taşınmıştır. Laodikeia’da yapılan kazı çalışmaları Erken Kalkolitik Dönem (Bakır Çağı) ‘den (M.Ö. 5500), M.S. 7.yy’a kadar kesintisiz yerleşimlerin varlığını ortaya koymuştur.

Romalı devlet adamı ve hatip Çiçero’nun, İ.Ö. 50 yılında buraya geldiği ve kentin bazı hukuki sorunları ile uğraşmak üzere bir süre burada kaldığı bilinmektedir. Yine bu tarihlerde Romalılar, Laodikeia’yı Kibyra (Horzum) Conventus’unun merkezi yapmışlardır. İmparator Caracalla zamanında bir seri kaliteli sikke basıldı, halkın da katkısıyla anıtsal yapılar inşa edildi. Laodikeia, Hıristiyanlık âlemi için çok önemlidir. Çünkü kent MS 4. yy’dan itibaren Hac Merkezi olma özelliğine sahip olmuştur. Bu nedenle İncil’de adı geçen ve Anadolu’nun yedi ünlü kilisesinden biri olan Laodikeia Kilisesi Büyük Constantinus zamanında (MS 306-337), Hıristiyanlığın MS 313 yılında serbest bırakılmasıyla birlikte yapılmıştır.

Kentin en önemli gelir kaynağı yolların kavşak noktasında olması sebebiyle ticarettir. Bunun başında da tekstil ticareti gelir. Diğer taraftan mermer, hububat ve canlı hayvan ticareti de kente önemli gelirler sağlamıştır. Kent Hippodomik (ızgara) planlı olarak düzenlenmiş ve yaklaşık 5 km’lik bir alana yayılmaktadır.

Laodikeia’nın önemli ve günümüze kadar gelebilen yapıları içinde, Anadolu’nun en büyük stadyumu (285x70 m.), 2 tiyatrosu, 4 hamam kompleksi, 5 Agorası, 5 Nympheumu, 2 Ana Giriş Kapısı, Meclis Binası, Tapınakları, kiliseleri ve anıtsal caddesi yer almaktadır. Kentin dört tarafı ise nekropol (mezarlık) alanı ile çevrilidir.

9.ZEUGMA 
Belkıs/Zeugma, Gaziantep’in Nizip ilçesinin 10 kilometre doğusunda, tepeler üzerine kurulmuş bir kenttir. Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator, MÖ 300’de, Büyük İskender’in, Fırat Nehri’ni geçtiği yerde, Selevkeia Euphrates ismiyle bir kent kurmuştur. Bu kentin karşısına da eşi Apama’nın adıyla ikinci bir kent kurarak, bu iki kenti bir köprüyle birbirine bağlamıştır. Kent, MÖ 31’den itibaren Roma’ya bağlanarak adı geçit-köprü anlamında “Zeugma” olarak değiştirilmiştir. Roma Dönemi'nde kent altın çağını yaşamıştır. MS 256 yılında Sasani Kralı I. Şapur, Zeugma’yı ele geçirerek yakıp yıkmıştır. Bu tarihten sonra Zeugma bir daha eski ihtişamına ulaşamamıştır.

Zeugma, özellikle Roma döneminde, sanat alanında çok ilerlemiş, zengin villaları süsleyen mozaik döşemeler dünya örnekleri ile yarışır hale gelmiştir. Bölgenin sadece bir bölümünde gerçekleştirilen kazılarda gün ışığına çıkarılan mozaikler Zeugma’nın tam anlamıyla bir mozaik kenti olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Zeugma kazıları sırasında ulaşılan ve bu alanda bir “dünya rekorunu” Gaziantep’e ve Türkiye’ye kazandıran bullalar (Mühür Baskı) da Belkıs/Zeugma’yı eşsiz kılan özellikler arasındadır.

10.ANİ ANTİK KENTİ
Türkiye-Ermenistan sınırındaki Ani arkeolojik alanı, 2016 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kaydedildi. Kars'ın 44 kilometre doğusunda Ocaklı köyü bitişiğindeki Ani, “İpek Yolu üstündeki 100 bin nüfuslu Krallar Diyarı” olarak da bilinir. Çağlar boyu farklı kültür ve uygarlıklara beşiklik etmesiyle tarihe geçmiştir.

Ani, önemini Arpaçay ve Alacasu vadilerine hakim yüksek bir kayalığa kurulu güvenlikli konumuna borçludur. İpek Yolu’nun Anadolu’daki ilk konaklama merkezi olduğu için, aynı zamanda ünlü bir ticaret merkezidir. Zengin ve kozmopolit bir Ortaçağ kenti olarak bilinen Ani'nin en eski tarihinin M.Ö. 5000 yıllarına uzandığı düşünülür.

Türkiye Ermenistan sınırını oluşturan Arpaçay nehri, aynı zamanda Ani’yi doğudan sınırlar. 78 hektarlık bir alanda, volkanik tüf tabakasına kurulmuş kentin en yüksek kesiminde ilk kez Urartular’ın yerleştiği iç kale bulunuyor. Dörtgen ve daire planlı çok sayıda burçla güçlendirilmiş surların uzunluğu 4 bin 500 metre, yüksekliği ise 8 metre kadardır. Sur içindeki Ani antik kentinde bazıları iyi durumda olan cami, kilise, hamam, saray, kervansaray ve köprü gibi 21 adet yapı yer alıyor.
Üstünde kükreyen bir aslan kabartması ve Manuçehr tarafından koydurulan kitabenin bulunduğu Orta Kapı (Aslanlı Kapı) yedi girişi bulunan kentin görkemli kapılarından biridir.

Ören yerinin öne çıkan yapısı, Şeddadoğullarından Ebul Şüca Manuçehr tarafından 1072 yılında yaptırılan üç nefli camidir. Eserin tavanı zengin Selçuklu motifleriyle süslüdür.Ani’deki bir başka önemli yapı da, yıldırım düşmesi sonucu yarısını kaybetmiş Gagik Aziz Prkicth veya diğer adıyla Keçeli Kilisesidir. Ani’de göze çarpan diğer yapılar arasındaysa Abughamrents (Poladoğlu) Kilisesi, Tigran Honents Kilisesi, Genç Kızlar Kilisesi, Rahibeler Manastırı ve Kaya Kilisesi sayılabilir. Ateşgede Tapınağı da bölgede hüküm süren Sasaniler’e ait olması bakımından fark yaratır.